9:29 pm - Cumartesi Aralık 10, 2016

Samuel Beckett Kimdir – Kitapları

Cumartesi, 5 Kasım 2016, 13:35 | Yaşamlar | 0 Yorum

Samuel Beckett Kimdir, Samuel Beckett Hayatı ve Kitapları

Samuel (Barclay) Beckett, (d. 13 Nisan 1906, Föxrock, Dublin, İrlanda – ö. 22 Aralık 1989, Paris, Fransa), 1969 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar, eleştirmen ve oyun yazarıdır. Hem Fransızca, hem de İngilizce yazmış, daha çok oyunlarıyla, özellikle de En attendant Godot (1952; Godot’yu Beklerken, 1963, 1990) ile tanınmıştır.

Yaşamı. Samuel Beckett, Dublin’in bir banliyösünde doğdu. İrlandalı meslekdaşla- n George Bernard Shaw, Oscar Wilde ve William Butler Yeats gibi İngiliz-İrlandalı Protestan bir ailedendi. On dört yaşında, sonradan Kuzey İrlanda olan bölgedeki, İngiliz-İrlandalı orta sınıflara hizmet veren Portora Kraliyet Okulu’na gitti.

samuel-beckett1923’ten 1927’ye değin Dublin’deki Trinity College’da Roman dilleri öğrenimi gördü; lisans derecesini buradan aldı. Kısa süre Belfast’ta bir okulda ders verdikten sonra, 1928’de Paris’teki Yüksek Öğretmen Okulu’nda (Ecole Normale Superieure) İngiliz­ce dersleri vermeye başladı. Burada, mo­dern romanın ilk örneklerinden biri sayılan ve tartışmalara konu olan Ulysses’in İrlan­dalı yazarı James Joyce’la karşılaştı ve kendi isteğiyle Paris’te sürgün yaşamını seçen Joyce’un çevresine katıldı. Ama yaygın söylentinin tersine hiçbir zaman Joyce’un sekreteri olmadı. 1930’da Trinity College’da Fransız­ca dersleri vermek üzere İrlanda’ya döndü, ama 1931’de istifa etti. Bunu izleyen dö­nemde Londra, Fransa, Almanya ve İtal­ya’yı kapsayan bir geziye çıktı.

Beckett 1937’de Paris’e yerleşmeye karar verdi. II. Dünya Savaşı’nda, tarafsız bir ülkenin vatandaşı olması dolayısıyla Alman işgalinden sonra da Paris’te kalabildi. 1941’de bir yeraltı direniş grubuna katıldı. 1942’de Gestapo’nun grubun üyelerini tu­tukladığını öğrenince gizlenmeye başladı; ardından da Fransa’nın işgal altında olma­yan bölgesine geçti. Ülkenin kurtuluşuna değin yaşamını bir tarım işçisi olarak sürdürdü.

1945’te İrlanda’ya döndü, ama İrlanda Kızılhaç Örgütü’ne gönüllü yazılarak Normandiya’daki Saint-Lö askeri hastanesinde çevirmenlik yapmak üzere yeniden Fransa’ ya geldi. 1945 kışında Paris’e yerleşti.

Başlıca yapıtlarının oluşumu. Paris’te Beckett’in yaşamının en verimli ve yaratıcılık bakımından en yoğun dönemi başladı. Sa­vaş öncesi’yıllarda yayımlanan az sayıdaki yapıtları arasında Joyce ve Fransız romancı­sı Marcel Proust üzerine iki deneme vardı. More Pricks Than Kicks (1934; Bütün Hikâ­yeleri, 1989) Belacqua Shuah adlı Dublinli bir entelektüelin yaşamındaki olaylan anla­tan 10 öyküden oluşuyordu. Murphy (1938) adlı romanı ise Londra’da yaşayan bir İrlan­dalının evlenmek üzere olduğu kızdan kaçıp bir akıl hastanesinde bakıcı olmasını ve derin bir düşünce dünyasına gömülmesini konu alıyordu. Fransız filozof Descartes üzerine bir şiir olan Whoroscope (1930) ile Echo’s Bones (1935; Yankının Kemikleri) başlığı altında topladığı şiirler iki küçük kitap halinde çıkmıştı. Bir dizi öykü ve şiiri de çeşitli dergilerde yayımlanmıştı. Fransa’ nın işgal altında olmayan bölgesinde saklan­dığı yıllarda Beckett, 1953’e değin yayım­lanmayan Watt adlı romanını tamamladı. Paris’e döndükten sonra, 1946-49 arasında birçok öykü kaleme aldı. Bu dönemde yazdığı düzyazı anlatıların başlıcaları Molloy (1951; Molloy, 1967, 1988), Malone meurt (1951; Malone Ölüyor, 1989) ve L’Innommable’dır (1953; Adlandırılma­yan). Hiç yayımlanmamış olan üç perdelik Eleutheria ile Godot’yu Beklerken’ı de bu sırada yazdı.

Bu yapıtlar 1951’e değin gün ışığına çıkma­dı. Savaş sırasında Beckett’le aynı direniş grubunda olan Madam Beckett, birçok kez reddedildikten sonra sonunda Molloy için bir yayımcı bulmayı başardı. Bu kitap ticari açıdan oldukça başarılı olmakla kalmayıp Fransız eleştirmenlerce heyecanla karşıla­nınca, aynı yayımcı öbür iki romanı ve Godot’yu Beklerken ‘ı de yayımladı. Beckett’in dünya çapında üne kavuşması bu oyununun 1953’te Paris’teki küçük Theâtre de Babylone’da kazandığı büyük başarıyla başladı. Bu haşandan sonra Beckett yazma­yı sürdürdü ama, savaşı izleyen yıllara göre hızı azalmıştı. İlgisini daha çok sahne ve radyo oyunlarına ve bir dizi düzyazıya yöneltti. Gene Paris’te yaşıyor, ama yazıları­nın çoğunu Paris yakınlarındaki Marne Va­disinde, küçük, kalabalıktan uzak bir evde yazıyordu. Kendini tümüyle sanatına adadı ve her türlü kişisel tanıtımdan, radyo ve televizyon programlarından, gazetecilerle görüşmelerden kesinlikle kaçındı. 1969’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanınca ödülü kabul etti, ama tören ve topluluk önünde yapılacak konuşmalardan kaçınmak için, Stockholm’e gitmedi.

Beckett’in oyunlarının çoğu benzer bir soyutlama düzeyinde yer alır. Bir perdelik Fin de partie (1957; Oyunun Sonu, 1959) efendi Hamm ile uşağı Clov arasındaki ilişki­nin çözülüşünü betimler. Söz konusu kişiler, belki de insanın kafatasının içini simgeleyen, iki adet yüksek penceresi bulunan daire biçimindeki bir yapıda otururlar. Oyundaki eylem, ölüm saatinde insan kişiliğinin çözül­mesinin, insanın ruhsal ve fiziksel yanlan arasındaki bağın kopuşunun simgesi olarak görülebilir. İlk kez 1958’de sahnelenen bir perdelik Krapp’s Last Tape’ de (1957; Son Band) yaşlı bir adam, önceki mutlu yıllannda kaydettiği itiraflarını dinler. Bu, benliğin gizeminin bir imgesi halini alır, çünkü yaşlı Krapp’a genç Krapp’ın sesi tümüyle bir yabancıya aitmiş gibi gelir. O halde bu iki Krapp hangi anlamda aynı insan sayılabilir? Happy Days’de (1961; Mutlu Günler, 1965) sözcük anlamıyla yere batmakta olan bir kadın, yaşamın önemsiz ayrıntıları üzerine gevezelik etmeyi sürdü­rür. Belki, başka bir deyişle, insan ölüme gitgide yaklaşsa da, yaşamın olağan seyrini sonsuza değin sürdüreceğine inanırmış gibi davranır.

Stories and Texts for Nothing (1967; Hiç­bir Şey İçin Öykü ve Metinler) adlı derle­mesinde olduğu gibi, Molloy, Malone Ölü­yor ve L’Innommable adlı (geleneksel an­lamda roman olmayan) düzyazı anlatılar­dan oluşan üçlemesinde Beckett, insan benliğinin kimlik sorununu sanki benliğin içinden bakarak ele ahr. Basit bir biçimde söylenirse bu temel sorun, şudur: “Ben yazıyorum”, dediğimde kendim hak­kında konuşuyorum; benim bir parçam başka bir parçamın yapmakta olduğu şeyi tanımlıyor. Aynı anda hem gözlemci, hem de gözlediğim nesneyim. Gerçek “ben”, bu ikisinden hangisidir? Beckett düzyazı anla­tılarında, düşüncelerin kesintisiz bir akışıyla ve insanın kendi üzerine gözlemleriyle ken­dini gösteren, benliğin anlaşılması güç özü­nü yakalamaya çalışır. İnsanın bütün var­oluşu, dünyada var olduğuna ilişkin bilinci, bir düşünce akışı olarak görülebilir. Bec­kett’in en beğendiği filozof olan Descartes’­ın çıkış noktası, Cogito ergo sum’dva: “Düşünüyorum, öyleyse vanm.” Bu yüz­den Beckett, varlığın özünü yakalamak için, insanın varlığı olan bilinç akışının özü­nü ele geçirmeye çalışır. Bulabildiği tek şey, gözlemledikleri anda kendileri de yeni bir gözlemcinin gözlem nesnesi haline gelen ve sürekli uzaklaşan bir gözlemciler ya da öykü anlatıcıları korosudur. Örneğin; Molloy ve Moran, yani üçlemenin ilk bölümündeki kovalayanla kovalanan, böyle bir gözleyen ve gözlenen çiftidir. İkinci bölümdeki Malo­ne, ölmekte olduğu sırada zamanını, açıkça kendisinin çeşitli yönlerini yansıtan insanlar hakkında öyküler uydurmakla geçirir. Üçüncü bölüm, en temele doğru uzanır. Ses, adlandırılamaz birine aittir ve mezann ötesinden mi, yoksa doğumdan önceki ka­ranlıktan mı geldiği belli değildir. Var olma­yan bilincimizi kavrayamayacağımız için (“Ben, artık var olmadığımın bilincinde olamam”), bilinç her iki uçtan sonsuzluğa açıktır. Saçma bir aşk üçgeniyle bağlanmış üç karakterin bilinçlerinin sonsuza değin uzayıp giden ölüm anlarını sergileyen Play’ in (Oyun) konusu da budur. Oyun bir kez 1963’te sahnelenmiştir.

Mizah ve ustalık, insan varoluşunun gize­mini ve umutsuzluğunu cesaretle ele alması­na karşın, Beckett aslında güldüren bir yazardır. Fransız farslannda, basit cinsel hazların peşinden çılgınca koşan ve genellik­le başansız kalan karakterleri sayredenler kahkahalara boğulur. Beckett’in yapıtlarında da, insan çabalarının çoğunun boş ve anlamsız olduğunun kavranması, izleyenleri anlamsız ve boşuna amaçlarla uğraşmaktan kurtararak özgürleştirici bir etkide buluna­caktır. İnsan zihninin tantanayla ve büyük önem vererek uğraştığı şeylerin aslında aldatıcı hırslar ve boş arzulardan öteye geçmediğinin görülmesi de kahkahaları geti­recektir. Beckett’i seyretmenin ya da oku­manın son etkisi, kasvet ve sıkıntı vermek şöyle dursun, tiyatronun kendisi kadar eski bir amaç olan gerilimden kurtulma ve arın­madır.

Teknik yönden Beckett, biçim duygusu kusursuz bir ustadır. Örneğin, Molloy ve Godot’yu Beklerken, birbirinin ayna imge­leri olan iki bölüm halinde, simetrik olarak kurulmuştur. Kitle iletişim araçları için yazdığı yapıtlarında da Beckett sezgi ve zekâsıyla bunlann tekniklerinin temel nite­liğini bütünüyle kavrayabildiğini göstermiş­tir. AU That Fail (1957) gibi radyo oyunları, ses, müzik ve konuşmanın bir arada kulla­nılması bakımından örnek niteliğindedir. Kısa televizyon oyunu Eh Joe! (1967) televizyon kamerasının yüze yaklaşma ola­nağından ve televizyon oyunlarının özellik­lerinden yararlanır. Film (1967) adlı film senaryosu ise gözlemcisinin gözünden kurtulmaya çalışan benliği gösteren unutulmaz bir imgeler dizisi yaratır. Beckett’in son yapıtlannda aşırı bir yoğun­luk ve kısalık eğilimi vardı. Bir oyuncuk ya da kendi deyişiyle dramaticule olan Come and Go’da (1967; Gel ve Git) üç karakter yalnızca 121 sözcük kullanır. Lessness ise ıer biri iki kez geçen 60 cümleden oluşan bir düzyazıdır. Acts Without Words (Sözsüz Oyun, 1959) adlı dizisi, adına tıpatıp uyar. Son oyunlarından biri olan Rockabye da 15 dakika sürer. Bu kısalık Beckett’in, yazılarında işin özüne inme ve önemsiz şeyler için sözcük harcamama kararlılığının bir ifade­sidir.

Değerlendirme: Samuel Beckett, 20. yüzyı­lın en büyük yazarları arasında, edebiyata yaklaşımının uzlaşmaz yalınlığı ve arılığıyla öne çıkar. Yapıtları, acı bir mizahla yumu­şatılmış da olsa, insanın soğuk bir evrendeki geçici ve anlamsız varoluşuna ilişkin güçlü algılarının yüreklilik ve adanmışlıkla araştırılmasının ürünüdür. Yapıtları ister düzyazı anlatı, ister şiir, ister eleştiri, ister tiyatro biçiminde olsun, sonul doğruları arayışta gösterdiği yüreklilik, Beckett’in yazılarını insan deneyiminin ve insan bilincinin işleyi­şinin paha biçilmez belgeleri kılmıştır. Yazı­ları daha genel kavram ve değerlerin temeli olarak, insan deneyiminin en somut ve özgül yanlarını ele alan varoluşçuluk felse­fesine de önemli katkılarda bulunmuştur. Hem İngilizce, hem de Fransızca yazan ve yapıtlarını bu dillerin birinden öbürüne çeviren Beckett, her iki dilde de eşsiz bir üslupçuydu. Az şiir yazdı, ama anlatı ve oyun biçimindeki düzyazıları öylesine ince­likle yazılmış, ritimleri öylesine ustaca ve yapıları öylesine karmaşıktır ki, bunların da şiir sayılması gerekir. Beckett’in Türkçede İmge (1989) ve Eşlik (1990) adlı iki yapıtı daha vardır.

ÖBÜR KİTPLARI : Düzyazı anlatı. Comment c’est (1961; Nasıl Olduğu; 1964’te How It Is adıyla çeviren Beckett), Imagination morte imaginez (1965; Ölü Hayal Gücü Hayal Edin; 1965’te Imagination Dead Imagine adıyla çeviren Beckett), Assez (1966; Yeter; Collected Shorter Prose’da Enough), Bing (1966; Collected Shorter Prose’da Ping), Tetesmortes (1967), Fizzles (1977), Company (1980). Oyun ve dramatik metin. Radyo için yazdığı Embers (1959; Küller, 1969), Words and Music (1964; Sözcükler ve Müzik), Cascando (1964), Ends and Odds (1977), Rockaby and Other Short Pieces (1981). Şiir. Poems in English (1961; İngilizce Şiirler). Deneme. Proust (1931), Proust/Three Dialogues (1965; Proust/Üç Diyalog).

Samuel Beckett Hayatı, Samuel Beckett Eserleri ile Samuel Beckett Kimdir konusunda bilgiler aktardık.

 2017 YGS Soruları ve Yorumlar İçin Tıkla

Yorum Yazın

Yararlı Bağlantılar